Günümüzün toplumsal dinamiklerinde yadsınamaz bir gerçek var: İlişkilerdeki sınırların belirsiz hale gelmesi… Ya da buna kendi tabirimle ‘androidleşerek kolonileşen ve güncellemesi olmayan bir azınlık’ da diyebilirim.
Peki, bu sadece bir nesil eleştirisi mi, yoksa daha derin bir sorunun yansıması mı?
Yazılı olan kurallara zaten fırsat buldukça uyulmazken, yazılı olmayan ahlaki değer ve kurallar özellikle Z kuşağı diye adlandırılan genç beyinler tarafından tamamen ‘yok’ hükmünde.
Modern çağda bireysellik o kadar yüceltildi ki, kişi kendi haklılıklarını kanıtlamak uğruna, başkalarının alanlarını işgal etmeyi ‘hak’ saydı.
Bu noktada benliğindeki Mavi Vatan’ı korumak isteyen empatik Y kuşağı ve bireyci Z kuşağı arasında çıkan çatışma, X kuşağının seyri altında süregeliyor…
Özellikle sosyal medyada gördüğümüz ‘kendini kanıtlama kültürü’ insanlar arasındaki ilişkileri daha da yıpratıyor. Herkes haklı, herkes üstün… Ama gerçekte herkes yalnız.
Ben bir ruh bilimci değilim. Yalnızca gözlemleyerek hayatımı kolaylaştırmaya, kanıtladığım deneyimlerimi kelimelere dökerek başkalarının hayatını kolaylaştırmayı arzulayan sıradan bir editörüm.
Tüm bu tablo karamsar gibi görünse de, çözüm aslında çok basit: Gerçekten dinlemek ve anlamaya çalışmak.
Çünkü hiçbir nesil, kendi başına ortaya çıkmaz. Her nesil, bir öncekinden miras aldığı değerleri öldürür ya da yaşatır.