Tüketilen zamanın neresinde duruyoruz? İş, okul, aile, eş…?
Biz, metropol insanları her sabah, güneşin bile uyanmadığı saatlerde bilinmezliğe yol alıyoruz. Hedefimiz üretmek. Kimi zaman akla, kimi zaman ruha, kimi zaman banka hesaplarına üretiyoruz.
Servisler, metrolar, metrobüsler, otobüsler… Hep bir koşuşturma var. Ancak amaç her zaman aynı:
Bir günü verimli şekilde tüketmek.
Peki ya insanlar? Onlar tüketilen zamanın neresinde durur?
Bir plazanın içinde geçen saatlerin, insan ruhuna ne yaptığını çok az kişi sorgular. Zaman, yavaşça avuçlarımızın arasından kayıp giderken, biz farkında bile olmadan bir şeylere dönüşürüz:
Mesela bir performans raporu, bir hedef, bir istatistik...
Yaşamın kendisi ise sıradan bir rutin içinde eriyip gider.
İnsan, hayatta kalmaya programlanmış bir varlıktır, ancak ne zaman yaşamayı unuttuk?
Plazaların soğuk duvarları arasında ruhlarımızı sıkıştıran bu hayat, gerçekten bizim seçtiğimiz bir hayat mı? Yoksa günün birinde, daha anlamlı bir yaşam arayışını, bırakıp sıradan bir çarkın dişlisi olmayı mı kabullendik?
Belki de insan en çok, kendine ayıramadığı zamanlarda kaybolur. Bu unutkanlığımız hayatta kalma mücadelesindendir. Şimdiye kadar iyi kötü eleştiri yaptım ama ya çözüm?
Modern dünyanın karmaşasından sıyrılıp sadeleşmek denenebilir.
Hayat, bizim onu hatırladığımız kadar vardır. Ve unutmayalım ki yaşamak, sadece nefes almak değil, o nefesin içinde kendimizi bulabilmektir...